3 Aralık 2016 Cumartesi

OSMANLI DEVLETİ VE KARDEŞ KATLİ

                


Osmanlı Devleti denince aklımıza hep parlak zaferler, güçlü hükümdarlar ve tarihe damga vurmuş bir devlet gelir. O dönemde kısmen, günümüzde ise Osmanlının çokça eleştiri aldığı en büyük konu hiç şüphe yok ki kardeş katli ve öldürülen hanedan üyeleridir.


Osmanlı tarihine baktığımızda ilk kardeş katli 1. Muradın oğlu savcı bey ile kardeşleri Halil ve İbrahimi öldürmesiyle başlar. Daha sonra bu ölümler ardı arkası kesilmeyen bir şekilde devam eder ve Fatih Sultan Mehmet döneminde yasalaştırılır, yani artık kardeş katli meşru, kanuni bir hale gelir. İstanbul u fetih eden bu büyük padişah kundakta ki kardeşi Ahmet i öldürmüştür. Osmanlıya halifeliği getiren Yavuz Sultan Selim yine 2 kardeşini ve babası 2. Bayezid i öldürmüştür. Ve günümüzde çok konuşulan hatta o dönem Avrupa da Muhteşem olarak adlandırılan dönem Kanuni Sultan Süleyman ve saltanatı. Gerekse aşkları, gerekse veziri, şehzadeleri ve ihtişamıyla kendi döneminde ve günümüzde çok konuşulan hatta o dönem bir çok Avrupa tiyatrosuna konu olan Kanuni dönemi. Kanuni ilk olarak beraber büyüdüğü ve tahta çıktıktan sonra beraberinde saraya getirip vezir i azam ı yaptığı Pargalı İbrahimi boğdurtmuştur, bu olay kendi döneminde ve hatta günümüzde bile fırtınalar koparmıştır ve bu dostluk hazin bir şekilde sona ermiştir. Benim fikrim şudur ki; İbrahim Paşa öldürülmese Kanuniyle hayalini kurdukları Romanın fethini gerçekleştirebilirlerdi. Ve yine üstünden yüzyıllar geçmesine rağmen acısı hala süren tüm dünyada etki yapan Şehzade Mustafa nın öldürülmesi. Şehzade Mustafa Yaşı 40,a gelmesine rağmen sabırla tahta çıkacağı günü bekleyen tüm kaynaklara göre bilgili, yiğit bir şehzadedir. Asker ve reaya onun padişah olmasını çok istemektedir ama onun arkasından kuyusunu kazan Hürrem Sultan ve Rüstem Paşanın entrikaları maalesef onun sonunu getirmiştir ve Konya da Padişahın çadırında dilsiz cellatlara boğdurulmuştur. Bu ölüm öylesine acı olmuştur ki asker ve reaya günlerce yas tutmuştur. Taşlıcalı Yahya tarihin en acı mersiyelerinden biri olan Şehzade Mustafa Mersiyesini yazmıştır. Bu ölüm Avrupa da sayısız tiyatro ve bale gösterilerine konu olmuştur ve tarihe kare bir leke olarak geçmiştir. Günümüzde bir dizinin etkisiyle de olsa Şehzade Mustafa nın ölümü yine hafızalarda canlanmış ve ölümü yüzyıllar geçse bile hala herkes tarafından yadırganmakta ve acıyla karşılanmaktadır. Şehzade Mustafa nın öldürülmesine dayanamayan Şehzade Cihangir intihar etmiş, Şehzade Bayezid ta Kanuni tarafından öldürülmüştür, yine Kanuni Şehzade Mustafa nın çocukları da dahil bir çok torununu da öldürtmüştür.



Evet tarihe baktığımızda sayısızca zaferler, ihtişam ve saltanat görüyoruz, ama diğer bir pencereden baktığımızda bu ihtişamın yanında nice acılar, üzüntüler ve bir babanın evladına gözünü kırpmadan kıyabildiğini görüyoruz. Günümüzden Osmanlıya baktığımızda bu derin acıları hala yürek burkarak okuyor ve yanlışlıkları görebiliyoruz ama yaşanmadan bazı şeyler görülemiyor iyisi veya doğrusuyla zaman gösteriyor bunu ve son olarak Şehzade Mustafa nın katlinin yanlışlığını kardeşi Selimi in tahta çıkışından sonra görebiliyoruz ve devletin çöküşü de başlıyordu böylece, belki de Şehzade Mustafa tahta geçse Osmanlı çok farklı bir konumda olabilirdi ama yaşanması gerekenler yaşandı ve bir çok şeyi iyi yapan devlet bazı olgularda kendi ayağına kurşun sıkmış ve kaçınılmaz sonunu hazırlamış oldu.

29 Kasım 2016 Salı

                                PARGALI İBRAHİM NEDEN İDAM EDİLDİ



Osmanlının bu kudretli vezirinin damatlıktan, ölüme doğru giden yolunu kısaca özetleyecek olursak en çok da  iktidar hırsından söz etmeliyiz, bunun yanında Şehzade Mustafa yı taht için desteklemesi ve bazı elçilerle yapmış olduğu görüşmeler onu kaçınılmaz sona doğru götürmüştür.

     

     Makbul İbrahim Paşa'nın ölümüyle ilgili pek çok neden öne sürülmektedir. Avusturya'yla 1533 yılında yapılan barış görüşmeleri sırasında elçilere devletin kudretinden bahsettikten sonra kendi gücünü şöyle vurgulamıştır: Bu büyük devleti idare eden benim; her ne yaparsam, yapılmış olarak kalır, zira bütün kudret benim elimdedir; memuriyetleri ben veririm, eyaletleri ben tevzi ederim; verdiğim verilmiş, reddettiğim reddedilmiştir. Büyük padişah bir şey ihsan etmek istediği yahut ihsan ettiği zaman bile eğer ben onun kararını tasdik etmeyecek olursam, gayr-i vaki gibi kalır; çünkü her şey; harb, sulh, servet, kuvvet benim elimdedir. Bu sözlerle İbrahim Paşa'nın iktidar hırsının hangi boyutlara ulaştığı anlaşılmaktadır. Paşa özellikle Irakeyn Seferi sırasında padişahtan kendisini soğutmaya başlamıştır. Defterdar İskender Çelebi'yi idam ettirmesinin padişahı ondan soğutan nedenlerden birisi olduğu düşünülür. Ayrıca İbrahim Paşa ile ilgili kendisine hediye olarak gönderilen Kur'anları kabul etmediği, Hristiyanlık inancını taşıdığı, eşiyle ilgilenmediği, bazı cinayetleri sakladığı ve Doğu seferleri sırasında boş yere harcamalar yaptığı söylentileri yayılmıştı.




    Pek çok tarihçi, yabancı elçilerin İbrahim Paşa’yla görüşmelerine ilişkin hazırladıkları raporlarından yola çıkarak onun iktidar hırsıyla pek çok kararı kendi başına buyruk verdiği savında bulunmaktadır.

Bu nedenle, 1536 yılında gücünden kaygılanan Kanuni Sultan Süleyman'ın emri ile öldürüldüğü iddia edilmektedir. Ayrıca Makbul İbrahim Paşa'nın Hürrem Sultan'ın oğlu olmayan Şehzade Mustafa'yı desteklemesinden dolayı ölümünde Hürrem Sultan'ın da büyük bir rol oynadığı rivayet edilir. İbrahim Paşa, Fransızlara verilecek olan kapitülasyonlarla ilgili çalışmalarını yürütürken, 14-15 Mart gecesi iftar için saraya davet edildi. İftardan sonra dört dilsiz cellat tarafından boğuldu. Daha önce Makbul olarak anılırken, ölümünden sonra Maktul olarak anıldı. İbrahim Paşa'nın ölümüyle Fransızlara verilecek olan kapitülasyon antlaşması taslak halinde kaldı ve yürürlüğe girmedi.



Aslında bilinmesi gereken en önemli konu İbrahim Paşanın devlet için çok önemli işler yaptığı ve bunların kimse tarafından yadsınmaması gerektiği. Benim görüşüm İbrahim Paşa idam edilmeseydi belki de Kanuniyle gençlik yıllarında beri hayal ettikleri Romanın fethini gerçekleştirebilirlerdi. Vatikan da Müslüman sancağı dalgalanabilirdi. Bir diğer hususta İbrahim Paşa taht için Şehzade Mustafa yı destekliyordu eğer idam edilmeseydi tahta Şehzade Mustafa çıkabilir ve devletin geleceği çok farklı bir biçimde şekillenebilirdi.

23 Kasım 2016 Çarşamba

                                    ATTİLA 


Bu yazımda sizlere benimde kişisel olarak hayran olduğum nam-ı bütün Dünya ya yayılan ve ölümsüz bir lider olan Attila yı anlatmaya çalışacağım.

Attila Avrupa Hun Devletinin efsanevi lideri, binlerce sene geçmesine rağmen ölümsüz olmayı başarabilen büyük bir komutandır. Türkleri Avrupa sahnesine ilk çıkaran kişidir. Bugün Türkler ve Macarlar onu paylaşamaz bunda da haklılık payları var çünkü Attila bütün milletlerin sahiplenmek isteyeceği bir liderdi.      

Attila 395-453 seneleri arasında yaşamıştır. Macaristan'da İtil kıyılarında doğmuştur. Adının manası, İtil’de doğan” demektir. Babası Avrupa Hun Devleti kurucularından Muncuk Handır. Babasının ölümünden sonra bozkırlarda tek başına yaşarken amcası Rua tarafından bulunmuş ve koruma altına alınmıştır. Amcasının yanında yetişen Attila daha sonra kardeşi Bleda ile ülkenin başına geçti. Kardeşinin ölümü ile devletin tek sahibi oldu. Attila büyük  ve kurnaz bir savaşçıydı dünyada iz bırakan bir liderin doğuşunun ilk günleriydi. Attila dünyanın tek hakimi olmak istiyordu bunu başarabileceğine inanıyordu, kendine ilk hedef olarak Galya şehirlerini seçti ve Kuzey İtalya yı silindir gibi ezip geçti, artık Avrupa bu büyük Türk le tanışmıştı yavaş yavaş tarih sahnesindeki yerini almaya başlayan Attila Avrupa yı titretmeye başlamıştı. Attila kendine hedef olarak Doğu Roma yı seçmişti daha sonra Doğu Roma İmparatoru Attila dan aman diledi ve Attila ülkeyi yıllık vergiye bağladı. Bir süre sonra vergisini ödemekten vazgeçen İmparatora bunun cevabını çok sert veren Attila balkanlardan Mora ya indi. Attila İstanbul a kadar olan bölgeyi ele geçirdi ve Doğu Roma kapılarına dayandı, yıllık vergisini iki katına çıkaran Bizans böylece İstanbul u kurtardı. Burada bir dip not olarak söylemem gerekirse eğer Attila İstanbul u alma fikrini iyice kafasına yerleştirip vergiyi reddetseydi İstanbul asırlar önce Türklerin olabilirdi, çünkü Attila bunu başarabilecek bir askeri deha idi. Daha sonra İmparator bir suikastçı göndererek Attila yı öldürmeye çalıştı bunda başarısız olan İmparator suikastçinin kellesini Attila ya göndererek kendisini temize çıkarmaya çalıştı, bu arada İmparatorun bir manastıra hapis ettiği kız kardeşi Attila ya bir nişan yüzüğü göndererek yardım diledi ve evlenmek istedi, bunun üzerine İmparatora çok sert bir mektup yazan Attila nişanlısının serbest bırakılıp Batı Roma İmparatorluğunun yarısının çeyiz olarak verilmesini istedi bu Bizans ta büyük bir endişe ve korkuya sebep oldu Attilanın burdaki amacı aslında Doğu ve Batı Romanın birleşmesini önlemekti çünkü iki cephede birden savaşmak istemiyordu. Attila ani bir kararla Batı Roma ya Yürüdü ve devleti kısa sürede yerle bir etti. Roma'ya girmesinin gün meselesi halini aldığı bir sırada Papa III. Leon, bizzat Attilâ'nın karargâhına giderek Roma'yı çiğnememesi için ricada bulundu. Hattâ bunun için kendisine yalvardı. Papanın bu yalvarışı karşısında istilâyı durdurmayı kabul eden Attilâ, Romalıları çok ağır bir vergiye bağladı. Sekiz yıl içinde bütün Avrupa'da eşi görülmemiş ölçüde büyük bir istilâda bulunan Attilâ, korku ve dehşet ifade eden tek isim olmuştu. İşte bu yüzdendir ki Avrupa da Tanrının Kırbacı olarak anılacaktı bu isim onun Avrupa ya saldığı korkunun da büyük bir göstergesidir. Aslında Attila çok adil ve medeni bir Hükümdar idi ama Avrupa nın ondan çokça korkması ve bu psikolojinin aslında günümüzde bile geçmemesi nedeniyle barbar olarak anılmıştır, ama baktığımızda dünyadaki ilk posta teşkilatını kuran ve milletine gayet medeni bir yaşam sunan bir Hükümdardı. Attilâ'nın ilk eşi ve baş kadını Arıkan idi. Ölümünden sonra yerine geçen oğlu İlek'in annesidir. Attila tarihe baktığımızda kadınlara olan zaafıyla da bilinir bu yüzden birkaç kadın daha almıştır. Avrupa Hun İmparatorluğu'nun başkenti olan Etzelburg'da (Bugün Macaristan sınırları içinde bulunan Attila şehri) İlkido adında genç bir kızla evlendi. Elli sekiz yaşında olmasına rağmen son derece dinç ve kuvvetli idi. Zifaf gecesinin sabahında, bütün Avrupa'yı tir tir titreten cihangir, yatağında ölü bulundu. Ağzından, burnundan boşanan kanlarla, bütün yatak kıpkırmızı olmuştu. Ölümünün şiddetli bir burun kanamasından mı, bir hastalıktan mı, yoksa bir suikast sonucu mu meydana geldiği kesinlikle anlaşılamadı. 

Benim bu konudaki düşüncem kesinlikle zehirlendiği yönündedir, çünkü evlendiği kız Attila nın topraklarına kattığı bir şehirden aldığı köle idi, ve Attila nın bu zaafı aslında onun sonunu hazırlamıştı. Cenazesi, ölümünün ertesi günü yapılan çok büyük bir törenle kaldırıldı. Cesedi altın bir tabuta konulmuştu. Bu tabut, önce gümüş, sonra da demir bir mahfazanın içine yerleştirilmiş ve böylece toprağa verilmişti. Attilâ, ölümünden sonra, kimse tarafından rahatsız edilmeden ebedî uykusunu uyumak isterdi. Bunu, böyle vasiyet etmişti. Bu nedenle mezarını kazıp kendisini toprağa verenler okla vurulmak suretiyle hemen oracıkta öldürüldü. Sonra mezarının yanından geçmekte olan bir çayın mecrası değiştirildi. Sular başka tarafa, muhtemel olarak mezarın üzerinden verilen yeni mecrasına akıtıldı. Böylelikle büyük cihangirin son arzusu yerine getirilmiş oldu.

Ne yazık ki, bugün mezarının yeri dahi bilinmez... 

         Kaynak olarak biyografi net sitesinden yararlanılmıştır.

4 Ekim 2013 Cuma

Bu yazımda Osmanlı devletinin nasıl bir ikilemde kaldığını ve bir Türk devletimi yoksa bir İslam devletimi olduğunu kendi fikirlerim doğrultusunda anlatmaya çalışacağım.

Osmanlı devleti herkesin bildiği üzere kuruluş aşamasında tüm kurumlarıyla bir Türk devletidir, ama bu durum ilerleyen zamanlarda değişecek ve Osmanlı bir Türk devleti olmaktan daha çok bir İslam devleti olacaktır. İlk olarak Yeniçeri ocağıyla başlayalım, Yeniçeri ordusu tamamen savaşlar sonucu elde edilen küçük çocukların devşirilme usulü sonucu oluşturulan ve saray etrafında yani merkezde görevlendirilen bir ordudur. Osmanlı Türklerden oluşan orduyu daha çok sınırda kullanıyor devşirme usulü oluşturulan Yeniçeri ordusunu ise sarayda yani merkezde kullanıyordu, bu aslında Osmanlı ileri gelenlerinin ve Padişahın Türklerden daha çok devşirme usulü yetişen Osmanlı vatandaşlarına verdiği önemi gösteriyordu. Çünkü Osmanlı tarihi bir çok Türkmen isyanıyla doludur ve bu durum ilerleyen zamanlarda Türklerin saray ve merkezden uzaklaştırılıp daha çok taşrada kullanılmasına neden olmuştur.

 Bir ikinci durumda Osmanlı devletinde bulunan üst düzey yöneticiler yani vezirler, bunlarda daha çok devşirme usulü sonucu yetiştirilen çocuklardan seçiliyor ve bu çocuklar en üst düzey olan Vezir-i azam rütbesine erişebiliyorlardı. Diğer taraftan bu konuma baktığımızda bu rütbeye yükselmiş bir Türk görmek zordur bu bize yine Padişah ve Hanedan üyelerinin yanlarında yönetici olarak Türklerden daha ziyade devşirme usulü yetiştirilen insanları tercih ettiklerini gösteriyor, bu durumu yine Türkler arasında geçmişte meydana gelen çatışma ve isyanlara bağlayabiliriz. 

Aslında bu durumu bir çok örnekle daha açıklayabiliriz Osmanlının üst düzey bir çok askeri kumandanı da yine devşirme usulü yetiştirilen insanlardan oluşuyordu. Yine Osmanlı padişahlarının eşlerinin tamamına yakını sonradan Müslüman olan yabancı kadınlardı. İşin ana fikri Osmanlı devletinin  evet başta belirgin olan özelliği Türk olmasıydı ama bu belirginlik yerini ilerleyen zamanda İslami kimliğe bırakmış ve İslami kimliği daha ön plana çıkmıştır bu İslami özellik Yavuz Sultan selim döneminde halifeliğin alınmasıyla tavan yapmış buna bağlı medreselerde pozitif ilimler bir kenara atılıp dini ilimler ön plana çıkmıştır. Bu durum bize Osmanlı devletinin bir Türk devleti değilde aslında bir İslam devleti olduğunu gösteriyor ve  Türk İslam devleti olarak bilinen özelliğini de yıkıyor aslında.

Son olarak Osmanlının İslami özelliğinin ön plana çıkmasının getirdiği artı ve eksi yönlerden biraz bahs edelim. İslamın Osmanlı devletine benim fikrime göre kazandırdığı en büyük artı uzun süreli yaşaması ve farklı milletlerden oluşan bir coğrafyayı bir imparatorluğu uzun süre ayakta tutabilmesidir. Osmanlı böyle büyük bir coğrafyada 624 yıl yaşamasını bir anlamda İslama borçludur. Şimdi gelelim bu durumun Osmanlıya getirdiği eksi yana özellikle Yavuz Sultan Selim döneminde alınan Halifelik makamı ve buna bağlı Mısırdan medreselere getirilen bir çok din adamı Osmanlı medreselerinde pozitif ilimlerin bir kenara itilmesine ve tek yönlü bir eğitimn oluşmasına neden olmuşlar ve bu durumda Osmanlının bilim yönünden zayıflamasına neden olmuştur.

28 Eylül 2013 Cumartesi

Bu ilk tarih yazıma aslında yüzyıllardır tartışılan Sultan Selim ve Şah İsmail arasındaki savaştan başlamak istiyorum.
23 ağustos 1514 yılında Çaldıran Ovasında son bulduğu sanılan bu savaş aslında bir iktidar mücadelesinin yansıması ve günümüze kadar sürecek olan alevi sorunun da başlangıç aşamasıydı. 

Bilindiği üzere Osmanlı devlet yapısının Sultan Selim,den önce Bektaşi alevisi olduğu ve yine Osmanlı reayasının büyük kısmının da Bektaşi Alevisi olduğu bilinmektedir. Sultan Selim babasıyla girdiği zorlu mücadele sonucu tahta çıkmayı başarmıştı ve burdan kolay kolay inmeyecekti.

Şimdi bu savaşın hep bilinen değil de birde bilinmeyen yönlerine bakalım. Aslında Şah İsmail in Türkmen kökenli olduğu ve Osmanlı devletine büyük saygı duyduğu söylenmektedir buna Solak Zade tarihinde de rastlayabiliriz. Ve Anadoludaki Bektaşi Alevisi olan reaya Şah İsmaile bağlılık ve sadakat beslemekteydi, ayrıca Şah İsmailin yine peygamber soyundan geldiğide söylenmektedir. Bu durum Sultan Selimi rahatsız etmekteydi ve bu savaş aslında Anadoluda söz sahibi olma savaşıydı bir yerde iki kral olmazdı.

Sultan Selim Şah İsmaili defalarca savaşa davet etmiş ama başaramamıştır. Çeşitli küfür içeren mektuplar hakaret içeren eşyalar gönderiyordu.  En sonunda Şah İsmail savaşı kabul edip Sultan Selim in karşısına çıkmaya karar verdi. Çaldıran ovasında iki ordu karşı karşıya geldiğinde Şah İsmail bütün servetini hatta karısını da alıp gelmişti çaldırana kazanacağından bu kadar emindi ama karşısında bu kadar hafife almaması gereken büyük uğraşlar sonucu zekası ve yüksek stratejik öngörüsü sayesinde tahta çıkmış bir padişah vardı ve daha fazlasını istiyordu. 

Nitekim bu savaşı Sultan Selim kazandı Şah İsmailin serveti ve karısı da Sultan Selimin olmuştu, Şah İsmailin karısını Sultan Selim kendine eş yaptı. Ama bu savaş burda bitmedi, Anadolu da üstünlük mücadelesini Alevi Ttürkmenlerden almak için Sultan Selim Sünni mezhebi Anadolu da yaymış ve halifeliği Osmanlıya kazandırmıştır. Bu Sultan Selimin Anadoluda ki iktidar mücadelesinin bir ürünüydü aslında, daha sonra bir çok Alevi Türkmen isyanı olmuştur ve bunlar kılıç gücüyle bastırılmıştır. Solak Zade tarihinde bu isyanlar yüzünden Türkmenlerden bir çok kez kötü bahs edilir, yani aslında Osmanlı yabancılardan daha çok Türkmenlerle savaş yapmış ve daha çok Türkmen isyanlarını bastırmıştır.

Velhasıl kelam işin özü Çaldıran savaşı basit bir Sünni - Şii savaşı değil Anadoluda ki iktidar mücadelesi ve İslamın bayraktarlığı savaşıdır. Hala günümüzde Alevilerin Sultan Selimi sevmemesi ve katledildiklerine dair söylemleri burdan gelmektedir, Ve bugünde bir nevi Şah İsmail ve Sultan Selimin iktidar mücadelesi devam etmektedir.